Anadolu’da Yaşamaya Devam Eden Türk Mitolojik Varlıkları

anadoluda yasamaya devam eden turk mitolojik varliklari

Türk mitolojisinin bazı varlıkları yalnızca eski destanların ve kitapların sayfalarında kalmamıştır. Alkarısı, Umacı, Karabasan ve çeşitli iyeler, farklı adlar ve anlatılarla Anadolu halk kültüründe yaşamayı sürdürmüştür. Bugün bu varlıklara eskisi kadar güçlü biçimde inanılmasa bile adları, hikâyeleri ve çevrelerinde oluşan gelenekler hâlâ bilinmektedir.

Anadolu’nun farklı yörelerinde “al basması”, “karabasan çöktü”, “umacı gelir”, “gece su kenarına gitme” veya “eşiğe basma” gibi sözler işitilebilir. Bu ifadeler ilk bakışta birbirinden bağımsız halk inanışları gibi görünür. Oysa birçoğunun gerisinde Türklerin eski tabiat anlayışı, koruyucu ve zararlı ruhlara ilişkin düşünceleri ile Türkistan’dan Anadolu’ya taşıdığı kültürel hafıza bulunur.

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde eski kültürlerini tamamen geride bırakmamıştır. Yeni coğrafyada karşılaştıkları toplulukların anlatılarıyla tanışmış, İslamiyet’in getirdiği kavramları benimsemiş ve kendi eski inanışlarını bu yeni dünyanın içinde yeniden yorumlamıştır. Böylece bazı mitolojik varlıklar eski adlarını korurken bazıları cin, peri, şeytan veya evliya anlatılarıyla iç içe geçmiştir.

Bu kültürel dönüşüm, Türk mitolojisinin ortadan kalktığını değil, yaşayabilmek için yeni biçimler kazandığını gösterir. Türkistan’da “Albastı” adıyla bilinen varlığın Anadolu’da “Alkarısı” olması, koruyucu ruh anlamındaki iye düşüncesinin ev, ocak, su ve eşik çevresindeki geleneklerde sürmesi bunun açık örnekleridir.

Anadolu’da yaşamaya devam eden mitolojik varlıklar, atalarımızın korkularını, tabiatla ilişkisini, aileyi koruma düşüncesini ve bilinmeyen olayları açıklama biçimini günümüze taşır. Bu varlıkları tanımak, yalnızca ürkütücü hikâyeler okumak değil; Türk milletinin binlerce yıllık kültürel hafızasının gündelik hayata nasıl yerleştiğini görmek demektir.

Alkarısı ve Albastı kimdir?

turk mitolojisindeki korkunc varliklar

Alkarısı, Türk dünyasının en yaygın ve en eski mitolojik varlıklarından biridir. Anadolu’da Alkarısı, Alanası, Alkızı, Alavradı ve Albastı gibi adlarla bilinir. Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt, Altay, Özbek ve diğer Türk topluluklarında da birbirine benzeyen adlar ve anlatılarla karşımıza çıkar. Bu geniş yayılım, Alkarısı inanışının ortak Türk kültürünün güçlü unsurlarından biri olduğunu gösterir.

Alkarısı özellikle doğum yapmış kadınlara ve yeni doğan çocuklara yaklaşan zararlı bir varlık olarak tasvir edilir. Halk arasında lohusa kadının yalnız bırakılmaması, odasında ışık yakılması ve yanında demir bir eşya bulundurulması gibi uygulamalar bu inanış çevresinde gelişmiştir. Anadolu’da “al basması” denilen durum da Alkarısı’nın lohusa kadına zarar vermesiyle açıklanmıştır.

Alkarısı’nın görünüşü yöreden yöreye değişir. Bazı anlatılarda uzun saçlı, uzun boylu ve kırmızı giysili bir kadın; bazılarında ise korkutucu yüzlü, dağınık saçlı ve insan dışı özelliklere sahip bir varlık olarak anlatılır. Kırmızı renk, onun en belirgin işaretlerinden biridir. “Al” adının ve lohusa çevresindeki kırmızı renkli uygulamaların aynı kültürel alan içinde yaşaması dikkat çekicidir.

Türk dünyasının bazı bölgelerinde Albastı’nın yalnızca insanlara değil, atlara da musallat olduğuna inanılır. Geceleri atlara binerek onları yorduğu, sabahleyin hayvanların terli bulunduğu ve yelelerini ördüğü anlatılır. Anadolu’nun bazı köylerinde atların yelesinde kendiliğinden oluşan düğümlerin “Alkarısı örüğü” olarak adlandırılması, bu inanışın yakın zamana kadar yaşadığını gösterir.

Alkarısı’ndan korunmak için kullanılan demir, iğne, makas ve ateş gibi unsurlar eski Türk kültürü açısından anlamlıdır. Demir koruyucu ve kötü varlıkları uzaklaştırıcı bir güç olarak görülürken ateş, temizleyici ve sınır koyucu kabul edilmiştir. İslamiyet’ten sonra bunlara Kur’an okunması, dua edilmesi ve kutsal sözlerin kullanılması da eklenmiştir. Böylece eski Türk koruma anlayışı ile İslami uygulamalar Anadolu’da aynı gelenek içinde birleşmiştir.

Alkarısı inanışı neden lohusa kadınlarla bağlantılıdır?

Doğum, eski toplumlarda hem sevinçli hem de tehlikeli bir dönemdi. Tıbbi imkânların sınırlı olduğu çağlarda doğum sonrası ateş, kanama, enfeksiyon ve bebek ölümleri her zaman açıklanamıyordu. Halk, bu tehlikeleri görünmeyen bir varlığın saldırısıyla anlamlandırmış ve anne ile çocuğu korumak için belirli gelenekler geliştirmiştir.

Lohusa kadının yalnız bırakılmaması, başında sürekli birilerinin bulunması ve odasının aydınlık tutulması gibi uygulamalar, mitolojik anlamlarının yanında toplumsal bir koruma görevi de üstlenmiştir. Aile ve komşuların yeni doğum yapan kadını gözetmesi, onun ihtiyaçlarının fark edilmesini sağlamıştır. Böylece Alkarısı anlatısı, bilinmeyene duyulan korkuyu açıklarken toplumu anne ve bebeğin çevresinde bir araya getirmiştir.

Bugün “al basması” sözü büyük ölçüde eski anlamını kaybetmiş olsa da lohusanın kırk gün korunması, yalnız bırakılmaması ve kırmızı renkli nesnelerin kullanılması gibi gelenekler Anadolu’nun bazı yörelerinde hâlâ görülür. Alkarısı’nın adı unutulsa bile onun çevresinde oluşan kültürel davranışların bir bölümü yaşamaya devam etmektedir.

Umacı nedir?

Umacı, Anadolu’da özellikle çocukları korkutmak amacıyla adı söylenen belirsiz görünüşlü bir varlıktır. “Oraya gitme, umacı gelir” veya “Seni umacıya veririm” gibi sözler yakın zamana kadar birçok ailede kullanılmıştır. Umacı’nın belirli bir biçimi yoktur; onu korkutucu yapan şey, nasıl göründüğünün bilinmemesidir.

Türk dünyasında Umacı’ya benzeyen varlıklar farklı adlarla tanınır. Anadolu’da “öcü” kelimesi de büyük ölçüde aynı işlevi üstlenmiştir. Umacı bazen karanlıkta saklanan, bazen ıssız yerlerde dolaşan, bazen de söz dinlemeyen çocukları götüren görünmez bir varlık olarak anlatılır.

Umacı’nın temel görevi, çocukların tehlikeli kabul edilen yerlerden uzak tutulmasıdır. Gece dışarı çıkmak, kuyuya yaklaşmak, ormana tek başına gitmek veya karanlık odalara girmek Umacı anlatısıyla engellenmiştir. Bu bakımdan Umacı, yalnızca korku yaratan bir varlık değil, çocukların davranışlarını denetleyen sözlü kültür aracıdır.

Bugün çocuk yetiştirme anlayışının değişmesiyle Umacı ve öcü sözleri eski gücünü kaybetmiştir. Buna rağmen “umacı gibi”, “öcü göstermek” ve “öcüleştirmek” gibi ifadeler dilimizde yaşamaktadır. Mitolojik varlık görünmez hâle gelmiş; fakat adı ve temsil ettiği korku Türkçenin içinde varlığını korumuştur.

Karabasan nedir?

anadoludaki korkunc varliklar

Karabasan, uyku sırasında insanın üzerine çöktüğüne, hareket etmesini ve konuşmasını engellediğine inanılan karanlık bir varlıktır. Anadolu’nun hemen her bölgesinde bilinen bu varlık; Karabasan, Karakura, Ağırlık, Kara Ağırlık ve Bastırık gibi adlarla anılır. Türk dünyasının farklı bölgelerinde “basmak” kökünden türeyen benzer adlara rastlanması, inanışın geniş bir kültür sahasına yayıldığını gösterir.

Karabasan anlatılarında kişi uykuyla uyanıklık arasında kalır. Bilinci açık olduğu hâlde hareket edemez, sesini çıkaramaz ve göğsünün üzerinde büyük bir ağırlık hisseder. Bazen odada karanlık bir gölge gördüğünü veya yanında bir varlığın bulunduğunu düşünür. Bu deneyim halk arasında “Karabasan çöktü” sözüyle anlatılır.

Günümüzde bu durum tıp tarafından uyku felci olarak açıklanmaktadır. İnsan REM uykusundan uyanırken zihni açılmasına rağmen kasların geçici hareketsizliği birkaç saniye veya dakika daha sürebilir. Göğüste baskı ve odada başka bir varlık bulunduğu hissi de bu sırada ortaya çıkabilir. Ancak bilimsel açıklamanın yapılmış olması, Karabasan’ın Türk halk kültüründeki değerini ortadan kaldırmaz. Karabasan, atalarımızın son derece gerçek ve korkutucu bir uyku deneyimini kendi kültür diliyle anlamlandırma biçimidir.

Anadolu’da Karabasan’dan korunmak için yatağın yakınına demir eşya koyma, dua okuma, uyumadan önce odanın belirli yerlerini kontrol etme veya yastığın altına koruyucu kabul edilen nesneler bırakma gibi uygulamalar görülmüştür. Bu uygulamalarda eski Türklerin demire verdiği koruyucu anlam ile İslami dualar yan yana bulunur.

“Karabasan gibi çökmek” sözü bugün ağır sıkıntıları, korkuyu veya insanın üzerinden atamadığı baskıyı anlatmak için kullanılmaktadır. Böylece Karabasan, yalnızca geceleri geldiğine inanılan bir varlık olmaktan çıkarak Türkçede bunaltıcı durumların güçlü bir benzetmesine dönüşmüştür.

İye nedir?

İye, eski Türk inançlarında bir yerin, varlığın veya tabiat unsurunun koruyucu ruhu ve sahibi anlamına gelir. Dağın, suyun, ağacın, ormanın, ateşin, evin ve ocağın kendine ait bir iyesi bulunduğuna inanılmıştır. İyeler her zaman korkutucu varlıklar değildir. Bulundukları yeri korur, düzeni gözetir ve kendilerine saygılı davranan insanlara zarar vermezler.

Türklerin tabiatla ilişkisi, yalnızca kaynakları kullanmak üzerine kurulmamıştır. Suya tükürmemek, ateşi kirletmemek, ağacı gereksiz yere kesmemek ve kutsal kabul edilen dağlara saygılı davranmak gibi kurallar, tabiatın sahipsiz olmadığı düşüncesiyle bağlantılıdır. Her unsurun bir iyesi bulunduğuna inanılması, insana çevresi karşısında sorumluluk yüklemiştir.

İyeler iyi veya koruyucu olabildiği gibi öfkelendirildiğinde zarar verebilen varlıklar olarak da düşünülmüştür. Bu nedenle su kaynaklarına, ormanlara, eşiklere ve ocaklara gelişigüzel davranılmazdı. İnsan ile tabiat arasındaki düzen, karşılıklı saygıya dayanırdı.

Anadolu’da iye inanışının izleri nerede görülür?

Anadolu’da “iye” sözü günlük kullanımda büyük ölçüde unutulmuştur; ancak iye düşüncesi birçok gelenekte yaşamaktadır. Suyun başında yüksek sesle konuşmamak, gece suya kirli bir şey dökmemek, ocağı söndürürken saygılı davranmak, ateşe tükürmemek ve eşiğe basmamak bunların başlıca örnekleridir.

Özellikle eşik, Türk kültüründe iki alanı birbirinden ayıran önemli bir sınırdır. Evin içi ile dışını ayırdığı için eşikte oturmak, eşiğe basmak veya eşik üzerinden konuşmak hoş karşılanmaz. Bu davranışların gerisinde eşik ve kapı iyesine ilişkin eski anlayışın izleri bulunur.

“Ocağı tütsün”, “ocağı sönmesin” ve “su gibi aziz ol” gibi sözler de ev, ateş ve su çevresindeki eski kutsallık düşüncesini günümüze taşır. Bugün bu sözleri kullanan kişiler iye inanışını bilmeyebilir; fakat inanışın oluşturduğu kültür dili yaşamaya devam eder.

Ev, su ve ateş iyeleri nasıl düşünülürdü?

karakoncolos nedir

Ev iyesi, ailenin yaşadığı mekânı ve ev düzenini koruyan ruh olarak düşünülürdü. Evin temiz tutulması, ocağın saygıyla kullanılması ve aile bireylerinin huzuru, ev iyesinin memnuniyetiyle ilişkilendirilirdi. Bazı Türk topluluklarında ev iyesinin geceleri dolaştığına, ev halkını gözettiğine ve düzen bozulduğunda çeşitli seslerle kendini belli ettiğine inanılırdı.

Ateş iyesi, ocağın ve aile birliğinin koruyucusuydu. Ateş yalnızca ısınma ve yemek pişirme aracı değil, evin canlılığının simgesiydi. Ateşe su dökmemek, ateşi kirletmemek ve ocaktan alınan ateşe saygı göstermek bu anlayışla bağlantılıdır. Anadolu’da bir ailenin sona ermesini anlatan “ocağı söndü” sözü, ocağın hayat ve soyla kurduğu eski bağın günümüzdeki en güçlü örneklerinden biridir.

Su iyesi ise pınarları, dereleri, gölleri ve diğer su kaynaklarını koruyan varlıktı. Su hayat verdiği için kutsal kabul edilir; kirletilmesi veya saygısızca kullanılması doğru bulunmazdı. Anadolu’da bazı pınarların şifalı sayılması, su başlarında dilek dilenmesi ve suya karşı kullanılan hürmet ifadeleri, eski su kültünün yeni biçimler kazanmış izleridir.

İye anlayışının en önemli yönü, tabiatı sahipsiz bir eşya olarak görmemesidir. Dağın, suyun, ağacın ve ateşin bir sahibi bulunduğuna inanan insan, çevresine ölçüsüzce zarar vermekten çekinir. Bu bakımdan iye inancı, Türk kültürünün tabiatla uyumlu yaşama düşüncesini yansıtır.

Karakoncolos Anadolu’da nasıl anlatılır?

Karakoncolos; Anadolu, Karadeniz ve Balkan halk anlatılarında kışın en soğuk gecelerinde ortaya çıktığına inanılan tüylü ve korkutucu bir varlıktır. Anadolu’nun farklı bölgelerinde Karakoncolos, Karakoncul, Koncolos, Congolos ve benzeri adlarla bilinir. Özellikle Karadeniz çevresinde onunla ilgili zengin anlatılar bulunmaktadır.

Karakoncolos’un zemheri günlerinde yollarda dolaştığı, karşılaştığı insanlara sorular sorduğu ve yanlış cevap verenleri korkuttuğu anlatılır. Bazı yörelerde evlerin çevresinde gezdiğine, bacalardan veya karanlık köşelerden ses çıkardığına inanılır. Görünüşü kimi anlatıda kıllı bir insan, kiminde hayvanla insan arasında karanlık bir varlıktır.

Karakoncolos, yalnızca Türk kültüründe değil, Anadolu ve Balkanların farklı halklarında da değişik adlarla görülür. Türk halk kültürü bu varlığı kendi dili, kış takvimi ve yerel anlatıları içinde yeniden şekillendirmiştir. Karadeniz’de aralık ve ocak aylarının belirli günlerinin “Koncolos günleri” olarak anılması, bu varlığın halk takvimine kadar girdiğini gösterir.

Bugün Karakoncolos’a duyulan eski korku büyük ölçüde kaybolmuştur. Buna rağmen adı masallarda, yöresel anlatılarda, festivallerde ve kültürel çalışmalarda yaşamaktadır. Özellikle Karadeniz’in sert kışlarını ve uzun gecelerini anlatan yerel hafızanın dikkat çekici parçalarından biridir.

Yol azdıran ve gece varlıkları

Anadolu’nun birçok yöresinde geceleri ıssız yerlerde insanları yolundan çıkaran varlıklara ilişkin anlatılar bulunur. Bu varlıklar “yol azdıran”, “yol şaşırtan”, “cin”, “peri” veya bölgesel başka adlarla anılır. Yolcu, çok iyi bildiği bir yerde bile yönünü kaybeder; aynı noktaya tekrar tekrar döner ve sabaha kadar çıkış bulamaz.

Eski Türk kültüründe dağ, orman, su kenarı ve yol ayrımı gibi alanlar yalnızca fiziksel mekânlar değildir. İnsanların yaşadığı düzenli alan ile bilinmeyen dünya arasında sınır kabul edilirler. Bu nedenle gece yolculuklarında belirli kurallara uymak, tabiatın sahiplerinden izin istemek ve saygısız davranmamak önemli görülmüştür.

Yol azdıran anlatıları aynı zamanda insanları karanlıkta tehlikeli arazilerden uzak tutan uyarılardır. Uçurumlar, bataklıklar, ormanlar ve dere yatakları gece vakti gerçek bir tehlike oluşturuyordu. Mitolojik anlatı, bu tehlikeyi unutulmayacak bir hikâyeye dönüştürmüştür.

Bu varlıklar günümüzde gerçekten yaşıyor mu?

Alkarısı, Umacı, Karabasan ve iyelerin günümüzde yaşamasından söz ederken onların fiziksel varlıklar olarak aramızda bulunduğu değil, kültürel hafızamızdaki varlığını sürdürdüğü anlatılır. İsimleri deyimlerde, aile büyüklerinin anlattığı hikâyelerde, yöresel geleneklerde, halk edebiyatında ve gündelik davranışlarda yaşamaktadır.

Bazı deneyimlerin bugün bilimsel açıklamaları bulunmaktadır. Karabasan olarak bilinen durumun uyku felciyle, al basması çevresindeki bazı olayların doğum sonrası sağlık sorunlarıyla bağlantısı anlaşılmıştır. Fakat bu açıklamalar, halk anlatılarının tarihî ve kültürel değerini yok etmez. Aksine atalarımızın bilinmeyen olayları nasıl yorumladığını daha iyi görmemizi sağlar.

Türk mitolojisi yalnızca geçmişte inanılmış olağanüstü varlıkların listesi değildir. Dilimizde, geleneklerimizde, çocukluk korkularımızda ve tabiat karşısındaki davranışlarımızda yaşamayı sürdüren büyük bir hafızadır. Anadolu’daki Alkarısı, Umacı, Karabasan ve iye izleri de Altaylardan Anadolu’ya uzanan bu kültür yolculuğunun parçalarıdır.

Türk mitolojik varlıkları neden unutulmamalıdır?

Bir milletin mitolojik varlıkları, onun korkularını ve hayal gücünü olduğu kadar değerlerini de anlatır. Alkarısı çevresinde anne ile çocuğu koruma düşüncesi, Umacı anlatısında çocukları tehlikeden uzak tutma amacı, iyelerde tabiata saygı, Karabasan’da ise bilinmeyen bir deneyimi anlamlandırma çabası bulunur.

Bu anlatıları yalnızca “batıl inanç” diyerek bir kenara bırakmak, onların taşıdığı tarihî ve toplumsal bilgiyi görmezden gelmek olur. Türk mitolojik varlıkları; dilimizin, aile hayatımızın, tabiat anlayışımızın ve ortak hafızamızın nasıl oluştuğunu anlamamıza yardımcı olur.

Anadolu’da yaşamaya devam eden bu varlıklar, Türk kültürünün yeni coğrafyalarda değişerek fakat özünü kaybetmeden var olabildiğini gösterir. Adları ve biçimleri dönüşmüş olsa da arkalarındaki düşünce hâlâ tanıdıktır: Aileyi korumak, bilinmeyenden sakınmak, tabiata saygı göstermek ve kuşakların tecrübesini hikâyeler aracılığıyla geleceğe aktarmak.

Sık Sorulan Sorular

Anadolu’da hangi Türk mitolojik varlıkları yaşamaya devam ediyor?

Alkarısı veya Albastı, Umacı, Karabasan ve çeşitli iyeler Anadolu’da adları, hikâyeleri ve çevrelerinde oluşan geleneklerle yaşamayı sürdüren başlıca Türk mitolojik varlıklarıdır. Karakoncolos ve yol azdıran gibi bölgesel varlıklar da Anadolu halk anlatılarında önemli bir yere sahiptir.

Alkarısı ile Albastı aynı varlık mı?

Alkarısı ve Albastı büyük ölçüde aynı mitolojik varlık çevresinde oluşmuş adlardır. Türk dünyasının farklı bölgelerinde Al, Albastı, Albaslı, Alkarısı, Alkızı ve benzeri adlarla bilinir.

Umacı neye benzer?

Umacı’nın herkes tarafından kabul edilen belirli bir görünüşü yoktur. Genellikle karanlıkta saklanan ve söz dinlemeyen çocukları götürdüğü söylenen belirsiz bir korku varlığıdır. Görünüşünün bilinmemesi onu daha ürkütücü hâle getirir.

Karabasan mitolojik bir varlık mı?

Türk halk inanışlarında Karabasan, uyuyan insanın üzerine çöken ve hareket etmesini engelleyen mitolojik bir varlık olarak anlatılmıştır. Günümüzde aynı deneyim tıp tarafından uyku felci adıyla açıklanmaktadır.

İye ne demektir?

İye, eski Türk inançlarında bir yerin, varlığın veya tabiat unsurunun sahibi ve koruyucu ruhu anlamına gelir. Ev iyesi, su iyesi, ateş iyesi, dağ iyesi ve orman iyesi gibi farklı iyeler bulunduğuna inanılmıştır.

Anadolu’da iye inancının izleri var mı?

Evet. Ateşe ve suya saygısızlık etmemek, eşiğe basmamak, kutsal kabul edilen ağaçları kesmemek ve bazı pınarları şifalı görmek gibi geleneklerde iye anlayışının izleri görülür.

Karakoncolos Türk mitolojisine mi aittir?

Karakoncolos, Anadolu ve Balkanların ortak kültür sahasında farklı topluluklar tarafından anlatılan bir kış varlığıdır. Anadolu Türk halk kültüründe Karakoncolos, Koncolos ve Congolos gibi adlarla benimsenmiş ve yöresel özellikler kazanmıştır.

Kaynakça

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayıncılık.

Özkul Çobanoğlu, Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Akçağ Yayınları.

Ayşe Duvarcı, “Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, Sayı 32.

Esma Şimşek, “Türk Kültüründe Alkarısı İnancı ve Bu İnanca Bağlı Olarak Anlatılan Efsaneler”, Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi.

Pervin Ergun, Sibirya Türklerinin Destanlarında İyeler.

Abdullah Taha Hallaç, “‘Basmak’ Kökenine Dayanan Mitik Varlıklar ve Bastırık”, Folklor/Edebiyat.

Dilek Türkyılmaz, “Eşik Altı Boş Değildir: Eşik Kavramının Türk Düşüncesine Yansımaları”, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı, “Karakoncolos”.