Osmanlı döneminden kalan bir fermanı, divan şiirini veya resmî belgeyi gören pek çok kişi, karşısındaki metnin Türkçeden tamamen farklı bir dil olduğunu düşünebilir. Arap harflerine dayanan yazı sistemi, bugün kullanılmayan kelimeler ve uzun tamlamalar bu düşünceyi güçlendirir. Ancak Osmanlı Türkçesi, Türkçeden ayrı bir dil değil; Türkçenin Osmanlı medeniyeti içinde gelişen tarihî yazı dilidir.
Osmanlı Türkçesinin temelinde Oğuz Türkçesi bulunur. Cümle yapısı, fiil çekimleri, ekler ve dilin işleyişi Türkçedir. Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime alınması, özellikle edebiyat, bilim, hukuk ve devlet yazışmalarında bu dillere ait bazı tamlama biçimlerinin kullanılması, dilin Türkçe olma niteliğini ortadan kaldırmaz.
Osmanlı Türkçesi, büyük bir devletin yüzyıllar boyunca ihtiyaç duyduğu yönetim, diplomasi, hukuk, bilim, sanat ve edebiyat dilini oluşturmuştur. Osmanlı coğrafyasının genişlemesi ve İslam medeniyetinin birikimiyle kurulan bağlar sonucunda Türkçenin söz varlığı zenginleşmiş; farklı alanlarda yeni ifade imkânları ortaya çıkmıştır.
Bunun yanında Osmanlı toplumunun tamamı resmî belgelerde veya divan şiirinde görülen yoğun kelime ve tamlama kadrosuyla konuşmuyordu. Anadolu ve Rumeli halkının, köylülerin, esnafın, askerlerin, yörük ve Türkmen topluluklarının kullandığı daha sade ve canlı bir konuşma Türkçesi vardı. Bugünkü Türkiye Türkçesi ve Anadolu ağızları büyük ölçüde bu tarihî konuşma dilinin devamıdır.
Dolayısıyla konuyu “saray başka bir dil konuşuyordu, halk başka bir dil konuşuyordu” şeklinde ikiye ayırmak da doğru değildir. Ortada birbirinden kopuk iki ayrı dil değil, aynı Türkçenin farklı çevrelerde ve farklı amaçlarla kullanılan çeşitleri bulunuyordu. Devlet yazışmasının diliyle bir köydeki gündelik konuşmanın, bir divan şiiriyle bir türkünün aynı yoğunlukta olması zaten beklenemezdi.
Osmanlı Türkçesi nedir?
Osmanlı Türkçesi, Türkiye Türkçesinin Osmanlı dönemindeki tarihî yazı diline verilen addır. Genel olarak 13. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Anadolu ve Osmanlı coğrafyasında gelişen Batı Türkçesi geleneği içinde değerlendirilir. Bunun ilk dönemine çoğunlukla Eski Anadolu Türkçesi, sonraki yüzyıllardaki gelişmiş biçimine ise Osmanlı Türkçesi denir.
Bu dil, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinin konuştuğu Türkçe temelinde gelişti. Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu beylikleri ve Osmanlı Devleti dönemlerinde Türkçe yeni coğrafyalara yayıldı; devlet, şehir ve kültür hayatının ihtiyaçları doğrultusunda zenginleşti.
Osmanlı Türkçesini yalnızca “Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımı” şeklinde tanımlamak yanıltıcıdır. Bir dilin hangi dil ailesine ait olduğunu belirleyen temel unsur yalnızca kelimeleri değildir. Dil bilgisi yapısı, fiil sistemi, kelime türetme biçimleri ve cümle kuruluşu da belirleyicidir. Osmanlı Türkçesinde bu temel yapı Türkçedir.
Örneğin bir Osmanlı metninde çok sayıda Arapça ve Farsça kökenli kelime bulunabilir; ancak bu kelimeler çoğunlukla Türkçe eklerle çekime girer ve Türkçe cümle yapısı içerisinde kullanılır. “Kitaplar”, “kalemden”, “devletimizin” ve “hizmetinde” gibi sözcüklerde kök yabancı kökenli olsa bile çoğul, ayrılma, iyelik ve bulunma ekleri Türkçedir.
Bugünkü Türkiye Türkçesinde de farklı dillerden alınmış binlerce kelime vardır. “Televizyon”, “program”, “sistem” veya “internet” gibi kelimelerin kullanılması bugünkü Türkçeyi başka bir dil hâline getirmediği gibi Osmanlı Türkçesindeki Arapça ve Farsça kelimeler de dilin Türkçe niteliğini değiştirmemiştir.
Osmanlı döneminde dile ne ad veriliyordu?
Osmanlı döneminde yaşayan insanlar kullandıkları dili her zaman “Osmanlıca” diye adlandırmıyordu. Tarihî gramerlerde, sözlüklerde ve çeşitli metinlerde dil için çoğunlukla “Türkçe”, “Türkî”, “lisân-ı Türkî” ve “zebân-ı Türkî” gibi adlar kullanıldı.
“Lisân-ı Osmânî” ve “Osmanlıca” gibi adlandırmalar özellikle 19. yüzyılda daha görünür hâle geldi. Bununla birlikte “Türkçe” adı kullanılmaya devam etti. Nitekim Şemseddin Sami, 1901’de yayımlanan ünlü sözlüğüne “Kâmûs-ı Türkî”, yani “Türkçe Sözlük” adını verdi.
Günümüzde “Osmanlıca” kelimesi yaygın biçimde kullanılsa da dil bilimi bakımından “Osmanlı Türkçesi” ifadesi daha açıklayıcıdır. Çünkü “Osmanlıca” sözü, sanki Türkçeden bağımsız başka bir dil varmış gibi algılanabilir. Osmanlı Türkçesi ifadesi ise bu tarihî yazı dilinin Türkçenin bir dönemi olduğunu doğrudan gösterir.
Osmanlı Türkçesi neden ağır görünüyor?
Günümüzde Osmanlı Türkçesi denildiğinde çoğunlukla fermanlar, hukuk metinleri, bürokratik yazışmalar ve divan edebiyatının seçkin örnekleri akla gelir. Bu eserlerde Arapça ve Farsça kelimelerle tamlamalar yoğun olarak kullanılabilir. Ancak bu metinler, Osmanlı toplumunda kullanılan Türkçenin yalnızca belirli bir katmanını temsil eder.
Bir devlet belgesinin, bilim eserinin veya yüksek edebiyat ürününün dili gündelik konuşmadan daha farklı olabilir. Bugün de hukuk metinleri, akademik makaleler ve resmî yazışmalar günlük konuşmadan farklı bir kelime kadrosuna sahiptir. Osmanlı döneminde bu fark daha belirgindi; ayrıca kullanılan kelimeler metnin yazıldığı yüzyıla, yazara, konuya ve hedef okuyucuya göre değişiyordu.
Divan edebiyatında Arapça ve Farsçadan yararlanılması, Osmanlı Türkçesinin yetersizliğinin değil, Osmanlı aydınlarının içinde bulunduğu geniş medeniyet çevresinin sonucuydu. Şairler ve yazarlar Türkçenin yapısını koruyarak farklı dillerin kelime hazinelerinden, mazmunlarından ve anlatım imkânlarından yararlandı. Böylece yüzyıllar boyunca güçlü bir şiir, tarih, hukuk ve düşünce geleneği oluştu.
Osmanlı halkı hangi Türkçeyi konuşuyordu?
Osmanlı döneminde Anadolu ve Rumeli halkı, yaşadığı bölgenin özelliklerini taşıyan Türkçe ağızlarla konuşuyordu. Köylüler, esnaf, askerler, göçerler, yörükler ve Türkmen toplulukları gündelik hayatlarında resmî belgelerde görülen yoğun ve uzun tamlamaları kullanmıyordu. Konuşma dilinin temelinde Türkçe kelimeler, Türkçe ekler ve Türkçe cümle yapısı bulunuyordu.
Bu konuşma dilinin bütün ayrıntılarını öğrenmek kolay değildir; çünkü ses kayıtlarının bulunmadığı çağlarda konuşma dili yazıya ancak sınırlı ölçüde aktarılmıştır. Bununla birlikte halk hikâyeleri, türküler, destanlar, seyahatnameler, mahkeme kayıtlarındaki ifadeler, yabancılar tarafından hazırlanan konuşma kılavuzları ve halk için yazılan eserler dönemin yaşayan Türkçesi hakkında önemli bilgiler verir.
Osmanlı dönemine ait Latin, Ermeni, Rum ve Kiril harfli Türkçe metinler de konuşma dilinin seslerini anlamamız açısından değerlidir. Arap harfli yazıda her zaman açıkça gösterilemeyen bazı ünlüler ve söyleyiş özellikleri bu metinlerde daha belirgin biçimde kaydedilmiştir. Böylece halkın konuştuğu Türkçenin, ağır yazı dilinden daha sade ve bugünkü söyleyişlere daha yakın olduğu görülebilmektedir.
Özellikle yörük ve Türkmen topluluklarının yaşattığı söz varlığı, deyimler, atasözleri ve ağız özellikleri günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün Anadolu’nun farklı bölgelerinde nenelerimizden ve dedelerimizden duyduğumuz pek çok kelime ve söyleyiş, Osmanlı dönemindeki halk Türkçesinin tarihî devamıdır.
Buna rağmen “Osmanlı dönemindeki halk bugünkü Türkçeyi hiçbir fark olmadan konuşuyordu” demek doğru olmaz. Diller yaşayan yapılardır ve yüzyıllar içinde ses, kelime ve anlam değişiklikleri geçirir. 16. yüzyılda yaşayan bir Türkmen ile bugünkü bir Anadolu Türkünün konuşması bütünüyle aynı değildi; fakat ikisinin kullandığı dil aynı Oğuz Türkçesi çizgisinin içindeydi.
Bu devamlılığı aile benzerliğine benzetmek mümkündür. Yüzyıllar önceki konuşma Türkçesi bugünkü Türkçeyle aynı görünüme sahip değildir; ancak temel kelimeler, ekler, fiiller ve cümle kuruluşları arasındaki akrabalık açıktır. Bugünkü Türkiye Türkçesi tarih sahnesine bir anda çıkmamış, Anadolu’da yüzyıllar boyunca konuşulan Türkçenin değişerek günümüze ulaşmasıyla oluşmuştur.
Yunus Emre ve halk edebiyatının Türkçesi
Anadolu’daki Türkçenin devamlılığını en iyi gösteren alanlardan biri halk ve tekke edebiyatıdır. Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Köroğlu ve Karacaoğlan gibi isimlerle ilişkilendirilen şiirlerde halkın anlayabileceği güçlü bir Türkçe kullanılmıştır. Bu eserlerin bazı dizeleri, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bugünkü okuyucu tarafından büyük ölçüde anlaşılabilir.
Halk şiiri ile divan şiiri arasında kelime kadrosu, ölçü, anlatım biçimi ve hedef kitle bakımından farklılıklar bulunması doğaldır. Fakat ikisi de Türk kültürünün ve Osmanlı dönemindeki edebî hayatın parçalarıdır. Birini sahiplenmek için diğerini küçümsemeye gerek yoktur.
Divan edebiyatı Osmanlı şehir, saray ve medrese çevresinde gelişmiş yüksek bir edebiyat geleneği meydana getirirken halk edebiyatı Türkçenin sözlü hafızasını, ezgilerini, hikâyelerini ve yerel söyleyişlerini yaşatmıştır. Bu iki gelenek yüzyıllar boyunca birbirinden etkilenmiş ve Türk kültürünün farklı ifade imkânlarını oluşturmuştur.
Osmanlı sarayında Türkçe konuşulmuyor muydu?
Osmanlı sarayında Türkçe konuşulmadığı veya devlet yöneticilerinin Türkçeden uzak bir dil kullandığı yönündeki genellemeler doğru değildir. Osmanlı hanedanının ve devlet teşkilatının temel iletişim dili Türkçeydi. Padişahların şiirleri, mektupları, emirleri ve çeşitli eserleri Türkçenin devletin merkezindeki yerini açıkça gösterir.
Fatih Sultan Mehmed’in Avnî, II. Bayezid’in Adlî, Yavuz Sultan Selim’in Selimî ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Muhibbî mahlasıyla şiirler yazması, Osmanlı hükümdarlarının edebî hayatla ilişkisini gösteren örneklerdir. Bu eserlerde dönemin yüksek şiir geleneğine uygun olarak Arapça ve Farsça kökenli kelimeler bulunsa da şiirlerin dil bilgisi temeli Türkçedir.
Saray, askerî çevre, medrese, tekke, çarşı ve köy birbirinden tamamen kopuk dünyalar değildi. İnsanlar görev, askerlik, ticaret, eğitim, göç ve evlilikler yoluyla bu çevreler arasında hareket ediyordu. Dolayısıyla yazı dili ile konuşma dili arasında karşılıklı bir etkileşim vardı.
Osmanlı alfabesi ayrı, konuşulan dil ayrı mıydı?
Osmanlı Türkçesi ile bugünkü Türkçe arasındaki farklılıkların önemli bir bölümü alfabe meselesiyle karıştırılmaktadır. Osmanlı Türkçesi, Arap alfabesinin Farsça ve Türkçenin ihtiyaçlarına göre genişletilmiş bir biçimiyle yazılıyordu. Ancak kullanılan alfabenin kökeni ile yazılan dilin kökeni aynı şey değildir.
Türkler tarih boyunca Köktürk, Uygur, Arap, Kiril ve Latin alfabeleri dâhil olmak üzere farklı yazı sistemleri kullandı. Türkçenin başka bir alfabayla yazılması onu farklı bir dile dönüştürmedi. Bugün Azerbaycan Türkçesinin Latin, Kazakçanın hem Kiril hem Latin, Uygur Türkçesinin ise Arap kökenli bir alfabe ile yazılabilmesi bu durumu açıkça gösterir.
Osmanlı alfabesini bilen bir kişi metindeki harfleri okuyabilir; ancak metni anlamak için dönemin kelime hazinesini, imla özelliklerini ve bazı Arapça-Farsça yapılarını da öğrenmesi gerekir. Bu nedenle “harfleri okumak” ile “metni anlamak” aynı beceri değildir. Sade bir halk hikâyesi veya mektup daha kolay anlaşılabilirken hukuk, tıp veya divan edebiyatına ait bir metin özel bilgi gerektirebilir.
Osmanlı Türkçesi neden öğrenilmelidir?
Osmanlı Türkçesi, yaklaşık altı asırlık Osmanlı tarihinin yazılı hafızasına açılan kapıdır. Arşiv belgeleri, mezar taşları, vakfiyeler, şer‘iyye sicilleri, gazeteler, dergiler, edebî eserler, aile mektupları ve milyonlarca yazma eser bu yazı diliyle kaleme alınmıştır.
Osmanlı Türkçesini öğrenmek yalnızca eski harfleri çözmek anlamına gelmez. Türkçenin tarih boyunca nasıl geliştiğini, kelimelerin hangi anlam değişikliklerini geçirdiğini ve Osmanlı toplumunun dünyayı nasıl ifade ettiğini anlamaya yardımcı olur. Ayrıca insanın ailesinin, şehrinin ve ülkesinin geçmişine birinci elden kaynaklarla ulaşmasını sağlar.
Bu mirası sahiplenmek, Osmanlı Türkçesini bugünkü Türkçenin karşısına koymayı gerektirmez. Osmanlı Türkçesi de bugünkü Türkiye Türkçesi de aynı büyük tarihî devamlılığın farklı dönemleridir. Köktürk yazıtlarından Kutadgu Bilig’e, Dîvânu Lugâti’t-Türk’ten Yunus Emre’ye, Osmanlı arşivlerinden Cumhuriyet dönemi eserlerine kadar uzanan birikimin tamamı Türk dilinin ortak hazinesidir.
Osmanlı Türkçesi Türkçenin büyük medeniyet dönemlerinden biridir
Osmanlı Türkçesini yalnızca “ağır” veya “anlaşılmaz” bir dil olarak değerlendirmek, yüzyıllar boyunca meydana getirilen kültürel birikimi gözden kaçırır. Bu yazı diliyle şiirden tarihe, coğrafyadan tıbba, hukuktan astronomiye kadar çok geniş bir alanda eserler verilmiştir. Türkçe, Osmanlı Devleti’nin geniş coğrafyasında farklı ihtiyaçlara cevap verebilen güçlü bir medeniyet dili hâline gelmiştir.
Halkın konuştuğu Türkçe de aynı dönemde türküler, destanlar, masallar, atasözleri, halk hikâyeleri ve gündelik konuşma yoluyla canlılığını korumuştur. Bu iki alan birbirine karşı değil, birbirini tamamlayan Türk kültür miraslarıdır. Biri devletin, bilimin ve yüksek edebiyatın hafızasını; diğeri halkın sesini, duygusunu ve sözlü birikimini taşımıştır.
Sonuç olarak Osmanlı Türkçesi ayrı bir dil değil, Türkçenin tarihî gelişimi içinde oluşmuş zengin bir yazı dilidir. Osmanlı döneminde devlet ve edebiyat çevrelerinde gelişen dil de Anadolu ve Rumeli halkının yaşattığı konuşma dili de bizim kültür mirasımızdır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, bu uzun tarihî birikimin içinden gelerek günümüze ulaşmıştır.
Sık Sorulan Sorular
Osmanlı Türkçesi ayrı bir dil midir?
Hayır. Osmanlı Türkçesi, Türkçeden bağımsız bir dil değil, Türkiye Türkçesinin tarihî yazı dilidir. Temel dil bilgisi, fiil sistemi, ekleri ve cümle yapısı Türkçedir.
Osmanlıca ile Osmanlı Türkçesi aynı şey mi?
İki terim günlük kullanımda aynı tarihî dili ifade eder. Ancak “Osmanlı Türkçesi” ifadesi, bunun Türkçenin bir dönemi olduğunu daha açık gösterdiği için dil bilimi açısından daha açıklayıcıdır.
Osmanlı Türkçesi Arapça ve Farsçanın karışımı mıydı?
Osmanlı Türkçesinde Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime ve bazı tamlama biçimleri kullanılmıştır. Buna rağmen dilin temel yapısı Türkçedir. Bu nedenle üç ayrı dilin karışımından oluşmuş bağımsız bir dil olarak tanımlanması doğru değildir.
Osmanlı halkı saray ve devlet belgelerindeki gibi mi konuşuyordu?
Hayır. Resmî belgeler ve bazı edebî eserler gündelik konuşmaya göre daha yoğun bir kelime kadrosuna sahipti. Halk, bölgesel ağız özellikleri taşıyan daha sade bir Türkçe konuşuyordu.
Türkmenlerin konuştuğu Türkçe bugünkü Türkçeyle aynı mıydı?
Birebir aynı değildi; çünkü her dil yüzyıllar içinde değişir. Ancak bugünkü Türkiye Türkçesi ve Anadolu ağızları, Anadolu’daki Türkmen ve Yörük topluluklarının konuştuğu Türkçenin tarihî devamıdır. Günümüzde aile büyüklerimizden duyduğumuz birçok kelime, deyim ve söyleyiş bu mirası taşır.
Osmanlı sarayında Türkçe konuşuluyor muydu?
Evet. Türkçe Osmanlı hanedanının, devlet teşkilatının ve ordunun temel iletişim diliydi. Saray çevresinde Arapça ve Farsça bilen kişiler bulunmasına rağmen bu durum Türkçenin merkezî konumunu ortadan kaldırmıyordu.
Osmanlı Türkçesi Arapça mıdır?
Hayır. Osmanlı Türkçesi Arap kökenli bir alfabeyle yazılan Türkçedir. Kullanılan alfabenin Arapça kökenli olması, yazılan dilin Arapça olduğu anlamına gelmez.
Osmanlı Türkçesini bilen biri Arapça okuyabilir mi?
Osmanlı alfabesini bilen biri Arapça harfleri tanıyabilir; ancak bu, Arapçayı anlayabileceği anlamına gelmez. Türkçe ve Arapça farklı dil ailelerine, farklı dil bilgisi yapılarına sahiptir.
Harf Devrimi’nden sonra Türkçe tamamen değişti mi?
Hayır. 1928’de öncelikle alfabe değiştirildi. Konuşulan Türkçe varlığını sürdürdü. Cumhuriyet dönemindeki sadeleşme ve dil çalışmaları zaman içinde kelime kadrosunu etkilese de Türkçenin tarihî devamlılığı kesilmedi.
Kaynakça
Manisa Celal Bayar Üniversitesi Dil Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi, “Osmanlı Türkçesi”.
Türk Dil Kurumu, Osmanlı Türkçesi ve Türk dili tarihi yayınları.
Yavuz Kartallıoğlu, “Carbognano’ya Göre Osmanlı Türkçesi Yazı ve Konuşma Dili İlkeleri”.









