Dil ve Edebiyat

İngilizcede kullanılan bazı kelimeler Türkçedeki karşılıklarına neredeyse hiç değişmeden benzer. Bazılarıysa başka dillere uğradığı için ilk bakışta tanınmaz.

“Türkçe hangi ülkelerde konuşuluyor?” sorusuna yalnızca Türkiye’yi göstererek yanıt vermek eksik kalır. Türkçe, tarih boyunca geniş bir coğrafyada farklı kollara ayrılmıştır.

Bugün ekmek, yufka ve çörek dediğimizde birbirinden farklı yiyecekler düşünürüz. Yaklaşık bin yıl önce kaydedilmiş Türkçe sözcüklere baktığımızda ise aynı yiyecek grubunun çok daha ayrıntılı adlandırıldığını görürüz.

Bir kelimenin Fransızca kökenli olması, bugün Türkçe konuşurken onu yabancı bir kelime gibi kullandığımız anlamına gelmez.

Bir dilin yazıldığı harfler değişebilir. Türkçe bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Orhun Vadisi’ndeki taşlara kazınan sözler, Uygur yazmaları, Arap harfli kitaplar ve bugün kullandığımız Latin harfleri farklı görünür.

“Damlaya damlaya göl olur” sözünü duyduğumuzda küçük birikimlerin zamanla büyüyeceğini anlarız. “Etekleri zil çalıyor” dendiğinde ise birinin sevincini gözümüzün önüne getiririz.

Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimelerin çokluğu, Türklerin kendi dillerinin yetersiz olmasından kaynaklanmaz. Türkçe, Orhun Yazıtlarından itibaren devlet yönetimini, toplumsal hayatı, tarihi ve düşünceyi anlatabilen güçlü bir dildir.

“Üze kök tengri, asra yağız yer” biçimindeki ünlü söz, günümüz Türkçesine “Üstte mavi gök, altta yağız yer” şeklinde aktarılır. Devamında gök ile yer arasında “kişi oğlunun”, yani insanoğlunun yaratıldığı anlatılır.

Eski Türkçe ile günümüz Türkçesi, birbirinden kopuk iki ayrı dil değildir. Bunlar Türkçenin farklı çağlardaki biçimleridir. Günümüzde konuştuğumuz Türkiye Türkçesi, Türk dilinin Oğuz kolunda gelişerek Anadolu’da ve çevresindeki geniş coğrafyada bugünkü biçimini kazanmıştır.

Türk toplulukları ile Doğu Slavları arasındaki temas, Rus devletinin ortaya çıkışından önce başlayan uzun bir geçmişe sahiptir.

Codex Cumanicus, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın ilk yarısında Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak sahasında hazırlanan ve Kıpçak Türkçesinin söz varlığını günümüze ulaştıran en önemli yazma eserlerden biridir.

Osmanlı döneminden kalan bir fermanı, divan şiirini veya resmî belgeyi gören pek çok kişi, karşısındaki metnin Türkçeden tamamen farklı bir dil olduğunu düşünebilir.

Divânu Lügâti’t-Türk, XI. yüzyılda Karahanlı Türk bilgini Kaşgarlı Mahmud tarafından hazırlanan ve Türk dilinin bilinen ilk kapsamlı sözlüğü olarak kabul edilen eşsiz bir eserdir.

Orhun Yazıtları, Göktürk Kağanlığı döneminde VIII. yüzyılda dikilen ve Türk adının geçtiği bilinen en eski yazılı belgeler arasında yer alan tarihî anıtlardır.

Dede Korkut Hikâyeleri, Oğuz Türklerinin yaşamını, dünya görüşünü, inançlarını, toplumsal düzenini ve kahramanlık anlayışını destansı bir anlatımla aktaran en önemli Türk edebiyatı eserlerinden biridir.

Bugün “alkış” kelimesini duyduğumuzda aklımıza ellerimizi çırpmak gelir. Oysa yüzyıllar boyunca Türk dünyasında alkış, bir insan için edilen iyi dilek, dua ve kut dileği anlamına geliyordu.

Göçebe yaşam, doğayla kurulan güçlü ilişkiyi kaçınılmaz hâle getiriyordu. Ufkun rengi yaklaşan havayı haber verir, toprağın tonu mevsimi anlatır, gökyüzü ise yalnızca yön bulmaya değil, inanç dünyasını şekillendirmeye de yardımcı olurdu.

Bir kış sabahıydı. Orta Asya bozkırında, gökyüzü henüz ağarmaya başlamıştı. Uzakta otlayan atların nefesi soğuk havaya karışırken yaşlı bir ozan, çocukların etrafına toplandığını gördü. 

Unutulan Eski Türkçe sözcükler aslında tamamen kaybolmuş değil. Birçoğu yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan dil mirasımızın izlerini taşımaya devam ediyor.

Yunus Emre, Türk dilinin Anadolu’daki gelişiminde derin izler bırakan en önemli isimlerden biridir. 

Divânu Lügâti’t-Türk’te geçen bazı akrabalık adlarını sizler için derledik. Eski Türkçedeki toplumsal yapıyı ve dilin zenginliğini yansıtmayı amaçladık.